Tüm hakları saklı değildir, izinsiz alıntı yapılabilir.
"Bilgi Paylaştıkça
Çoğalır."
MART
2009 SAYISI
Ne alçak görünür şu fâni hayât,
Baktıkça samîmî uzletinize.
Bir ânda coşarak ağlarım, heyhât!..
Günahkâr gözyaşım lâyık mı size?
8 Mart Dünya Kadınlar Günü
12 Mart İstiklal Marşının Kabulü
16 Mart İstanbul'un İşgali
18 Mart Çanakkale Zaferi
18 MART ÇANAKKALE
ZAFERİ VE ŞEHİTLERİ ANMA GÜNÜ 18 MART 1915 94.YILDÖNÜMÜ
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE
Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”
Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi, Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
Osrtralya’yla beraber bakıyorsun ; Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
Hani tauna da zuldür bu rezil istila...
Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına,
Maske yırtılmasa hala bize affetti o yüz ...
Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.
Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, haşa, edecek kahrına ram?
Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam.
Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bir göğüslerse Huda’nın edebi serhaddi;
“O benim sun’-i bediim, onu çiğnetme” dedi.
Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...
Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe”desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyetler eder istiab.
“Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
Sana gelmez bu ufukalar, seni almaz bu cihat...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.
Mehmet Akif ERSOY
ÇANAKKALE
ŞEHİTLİĞİNDE
Ey şimdi köyünden pek çok uzakta,
Ey şimdi bir yığın kara toprakta,
Uyanmaz uykuya dalan yiğitler!
Şehidlik şânını alan yiğitler!
Yan yana dizilen mezarlarınız,
Zemîne semâvî iftihâr olmuş.
Dünyâya kapanan nazarlarınız,
Tanrı'nın mağfiret nûruyla dolmuş.
Ne alçak görünür şu fâni hayât,
Baktıkça samîmî uzletinize.
Bir ânda coşarak ağlarım, heyhât!..
Günahkâr gözyaşım lâyık mı size?
Hayır, sanmayın ki bu gözyaşlarım,
Kirletmek istiyor merkadinizi. (*)
Ey benim kaybolan arkadaşlarım,
Ben görmek isterim bir daha sizi.
Lâ'net, gözlerimde duran gölgeye;
Ağlarım bu gölge silinsin diye.
Âh, o gölgedir ki hayâta tapar;
Gözümün nûrunu sizlere kapar;
Beni bir vefâsız riyâkâr yapar!..
Ey şimdi sevgili ailesinden,
Ey şimdi gençliğin her hevesinden,
Ayrılıp bayrağa kavuşan erler!
Ah, o bayrak için ölen neferler!
Yurdumun derdini dinlesem de ben,
Şi'rimle ebedî inlesem de ben,
Rebabım(**) sizlere in'ikâs(***) etmez;
Fânîlik sesini beka işitmez.
Sizler ki bilinmez isimleriniz,
Bu taşsız mezarlar değil yeriniz;
"Türklüğün tarihi" türbeniz sizin,
Kandili "hilâl" dir bu türbenizin.
Düşündüm sizlere anlatabilen,
Bir ilhama sahip olmak istedim.
Sanat incileri sahtedir, sizden,
Şi'rime bir avuç toprak istedim.
Bu toprak titreyen elimi yaktı;
Ve beni kalbimle yalnız bıraktı.
Utandım bu âciz şairliğimden.
Ağlaya, ağlaya anladım ki ben:
Hayalim olsaydı şeref yoldaşı,
Göklerin yolunda pek yorulurdum:
Ömrümde en yüksek şi'ri bulurum,
Olsaydı saniham(****) bir mezartaşı.
Enis Behiç
KORYÜREK
(*)Merkad:
Mezar.
(**)Rebab: kemençeye benzeyen ve onun gibi
çalınan, üzerine deri geçirilmiş ve
Hindistan cevizinden yapılmış yuvarlak
gövdeli yanık sesli yaylı saz.
(***)İn'ikâs: Bir yere çarptıktan sonra geri
dönme, aksetme, yansıma, yankılanma.
(****)Saniha: Akla gelen, fikre doğan.
ÇANAKKALE'Yİ GEÇEMEYENLERDEN DİNLEYİN:
Karşımızdaki bir Türk siperinde silâhın ucuna
takılmış beyaz bir iç çamaşırı yukarı kaldırılarak
sallandı. Her taraf sessizliğe gömülmüştü. Her iki
tarafın siperdekileri silahları üzerine doğrulmuş,
dikkatle onu takip ediyordu. Siper ardından iri
yapılı bir er yükseldi; Kesin tavırlarla yükselttiği
çamaşırı silâhı sipere attı. Kendine güvenen
tavırlarla yavaş yavaş yaralıya doğru ilerliyordu.
Karşı taraf ve çevresiyle ilgilenmiyor; herkes donup
kalmış Türk askerini seyrediyordu. Şaşkınlıktan
kurtulabilen askerler Mehmetçiğe nişan almaya
çalışıyorlardı. Türk askeri, hiçbir şeye aldırmadan
yaralının yanına geldi. Nazik yumuşak hareketlerle
yaralının kıyafetini düzeltti . Yaralıyı yerden
kaldırdı. Yaralının kolunu omzuna koydu. Yavaş ve
emin adımlarla yaralıyı bizim tarafa getirdi.
Siperimizin üzerine yavaşça bıraktı, geldiği gibi
kendi siperine döndü.
İngiliz siperlerinde şaşkınlık devam ediyordu!
İngiliz komutanı: "Korkak sıçanlar... cesaret örneği
görün... Hele bunlarla birlikte aynı cephede
savaşmanın tadına doyulmaz... Bu yiğit Türk
çocukları keşke dostumuz olsalardı. Bu kahramanlarla
savaş değil , dostluk yapmalı... Dostluk."
Bu Türk askerine teşekkür bile edemedik. Savaş
alanlarında günlerce bu kahraman Türk askerinin
cesareti, güzelliği ve insan sevgisi konuşuldu.
Şimdi okuyacağınız menkıbenin, insanlara çok çekici
gelen ve aklınızda kolaylıkla yer eden bir
yumuşaklığı ve tatlılığı vardır.
Çanakkale Savaşları'nda, Fransız kuvvetlerine komuta
eden General Guro, savaş sırasında bir kolu ile bir
bacağının bir kısmını, savaş sırasında bırakarak
yurduna dönmüş. Daha sonra anlattığı bir savaş
hatırasında şöyle diyor:
Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle
savaştıkları için çocuklarınızla daima iftihar
edebilirsiniz. Hiç unutmam. Biraz evvel doğa
çevremizde en nefis güzellikteydi.
Su çiçekleri, leylaklar, Peygamber çiçekleri,
papatyalar bir gökkuşağı âlemi oluşturuyorlardı.
Şimdi, savaş sahasında dövüş bitmiş, o güzelim
tablo, kan revan içindeydi. Yaralı ve ölülerin
arasında dolaşıyorduk. Az evvel, Türk ve Fransız
askerleri süngü süngüye gelip ağır kayıplar
vermişlerdi. Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm
boyunca unutmayacağım. Yerde bir Fransız askeri
yatıyor, bir Türk Askeri kendi gömleğini yırtmış,
onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu.
Tercüman vasıtasıyla bir konuşma yaptık: Niçin,
öldürmek istediğin askere şimdi yardım ediyorsun?
Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
Bu Fransız yaralanınca yanıma düştü. Cebinden yaşlı
bir kadın resmi çıkardı. Bir şeyler söyledi!
Anlamadım!.. Ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise
kimsem yok! İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına
dönsün!..
Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür
ağlamaya başladım. Bu sırada, emir subayım Türk
askerinin yakasını açtı!.. O anda gördüğüm
manzaradan yanaklarımdan sızan yaşların donduğunu
hissettim! Çünkü, Türk askerinin göğsünde, bizim
askerinkinden çok daha ağır bir süngü yarası vardı
ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı!..
Az sonra ikisi de öldüler!!!
Aziz okuyucu, sizlere yüzlerce menkıbeden tarayarak
sunduğum bu olayların kahramanları bizim canımız,
bizim cevherimizdir. Biz onların torunlarıyız.
Övünelim, iftihar edelim, çünkü, o cevherin
damarından geliyoruz.
ÇANAKKALE
ZAFERİ NASIL ELDE EDİLDİ?
Çanakkale Savaşı yalnız bizim tarihimizin değil
yakın dünya tarihinin en önemli savaşlarından
biridir. Çanakkale Boğazı'nı savaş gemileriyle
zorlayarak aşma, böylece İstanbul'a kavuşma isteği
Avrupa büyük devletlerinin öteden beri özlemidir.
1914
yılında I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla İtilaf
devletleri bu isteklerini gerçekleştirme fırsatının
doğduğuna inandılar. Bu inançla İngiltere ve Fransa
işbirliği yaparak 3 Kasım 1914 günü alacakaranlıkta
Bozcaada'dan Boğaz'ın ağzına doğru yaklaştılar.
Buradan istihkamlarımıza doğru ateş açtılar,
İngilizler Seddülbahir ve Ertuğrul tabyalarını,
Fransızlar da Anadolu yakasında Kum kale ve Orhaniye
tabyalarını havan topu ile dövdüler.
Cephaneliğimize isabet eden top mermisiyle on bir
ton barut havaya uçtu, subay ve erlerimiz şehit
düştü, İngiliz Donanma Komutanı Amiral Carden
Çanakkale önlerinde gösteriler yaptı, düşman deniz
altıları boğazı geçmeye kalktılar.
24
Kasım 1914 günü bir Fransız denizaltısı Boğaz
sularında görüldü. bu denizaltıyı gören topçularımız
düşman üstüne ateş yağdırmaya başladı. 2 Aralık günü
İngiliz denizaltısı da bir deneme yaptı. Derinden
engelleri aşarak Boğaz'a girdi. Yedi yüz elli metre
ilerde bulunan Mesudiye zırhlısına torpil atarak bu
gemimizi batırdı. Zırhlımızda bulunan subaylardan
on'u ve erlerimizden yirmi dördü şehit düştü.
19
Şubat 1915 günü düşman savaş gemileri öğleye kadar
uzun menzilli bir bombardımana girişti. Boğaz'a
iyice sokuldular. Tabyalarımız akşama doğru düşman
savaş gemilerine karşılık verdi. Ertuğrul ve
Orhaniye tabyalarından atılan ateş karşısında düşman
oldukça bocaladı.
İtilaf devletleri gemileri diledikleri gibi
ilerleyemiyor, amaçlarına ulaşamıyordu. Lodos
fırtınasını başarısızlıklarının nedeni olarak
görüyorlardı. Havalar düzelince yeni saldırılar
düzenlendi. Yine sonuç alınamayınca düşman
gemilerine komuta eden Amiral Carden görevden
alındı. Yerine 17 Mart 1915 günü Robeck atandı. Yeni
komutan 18 Mart 1915 günü donanmayla Boğaz'a
saldıracağını, yakında İstanbul'da olacağını
Londra'ya bildirdi.
Bu
arada Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Albay Cevat
Çobanlı 17/18 Mart gecesi boğaz'a mayın hattı
döşenmesi emrini verdi. Aldığı emir gereği Binbaşı
Nazmi Bey Nusret Mayın gemisi ile o gece yirmi altı
mayın, Boğaz'a on birinci hat olarak döşendi.
Boğaz'daki mayın sayısı on bir hat olarak 400'ü
aşmıştı.
18
Mart 1915: İngiliz ve Fransız savaş gemilerinden
oluşan, o dönemin en büyük deniz gücü, üç filo
olarak sabahleyin Çanakkale Boğazı'na girdi. Bu
donanmanın ilk grubunu oluşturan filoda,
İngilizlerin Queen Elizabeth zırhlısı ile İnflexible,
Lord Nelson ve Agamemnon savaş gemileri bulunuyordu.
İkinci grupta İngiliz Kalyon Kaptanı komutasında
Ocean, İrresistible, Wengeance Majestic gibi savaş
gemileri yer almıştı. Üçüncü filo ise Prince, Bouvet,
Suffren gibi Fransız savaş gemilerinden oluşuyordu.
İngilizler ve Fransızlar zayıf Türk savunmasını
kolayca susturarak Boğaz'ı kolayca geçebileceklerim
umuyorlardı. Bu umut ve güvenle 18 Mart 1915 günü
düşman savaş gemileri şiddetli bir ateşe başladılar.
Rumeli Mecidiyesiyle merkez bataryaları şiddetli bir
ateşe tutuldu. Boğazdaki düşman gemileri Hamidiye
istihkamlarına yüklendi. Bunu gören Dardanos
bataryaları ateşi üzerlerine çekmeye çalıştı. Az
sonra, tüm gemiler, Dardanos'a saldırdı. Dardanos
tabyamız saldırılara şiddetle karşı koydu. Bu arada
Mesudiye tabyası da ateşe başlamıştı. Mesudiye
üzerine ateş açılınca Hamidiye onun yardımına koştu.
Bu arada kıyı bataryalarımız düşman üstüne ateş
yağdırmaya başladılar. Bunalan düşman kaçmak
isterken topçu atışlarıyla karşılaşıyordu. Düşman
gemilerine göz açtırılmıyordu. Karşılıklı bu korkunç
bombardıman bir saat kadar sürdü. Bu karşılıklı
bombardımanı bir yabancı yazar şöyle anlatıyor:
«İnsan manzarayı gözlerinin önünde canlandırabilir.
Kaleler, toz duman bulutları içinde kaybolmuşlarda
Yıkıntıların arasından arada bir alevler
yükseliyordu. Gemiler, çevrelerinde fışkıran sayısız
su sütunları arasında yavaş yavaş hareket
ediyorlar, bazen duman ve serpintiler arasında iyice
görünmez oluyorlardı. Tepelerden ateş eden havan
toplarının alevleri görülüyor, ağır toplar yer
sarsıntıları gibi gümbürdüyordu.»
Bombardıman sırasında Türk tabya ve bataryaları
büyük zarar görmüştü. Amiral Robeck Fransız
gemilerini geri çekerek İngiliz savaş gemilerini
ileri sürdü. Tam bu sırada müthiş patlamalar oldu.
Bouvet ve Suffren savaş gemileri mayına çarparak
sarsıldılar, manevra kabiliyetini kaybettiler. Bir
gece önce Nusret mayın gemisinin döşediği mayınlar
görevlerini yapmışlardı. Boğazın berrak sulan
üzerinde bir dev gibi yatan Bouvet ve Suffren'e
tarihi Hamidiye bataryamızın keskin nişancıları ateş
açtılar. Çanakkale Geçilmez kitabının yazarı Alan
Moorehead olayı şöyle anlatıyor.
«Saat 13.45'de Suffren'in az gerisindeki Bouvet
müthiş bir patlamayla sarsıldı. Güverteden göğe
kesif bir duman yükseldi. Gittikçe hızlanarak yana
yattı, devrilip gözden kayboldu. Olayı görenlerden
birinin ifadesine göre «Bir tabak, suda nasıl kayıp
giderse o da öylece kayıp gitti.»
Türk
tabyaları, Boğaz'ı geçmeye çalışan düşman gemilerine
durmadan ateş ettiler. Bu arada düşman Boğazdaki
mayınları temizlemek için mayın tarayıcılarını
boğaza soktu. Tabyalarımız mayın tarayıcılarına ateş
açtılar. Açılan ateş yağmur gibi yağmaya başlayınca
düşmanlar panik içinde kaçtılar. Bu arada düşman
savaş gemilerinden İnflexible, İrressitible büyük
hasar gördü. Batanlar oldu. Daha sonra Queen
Elisabeth ve Agamemnon yaralandı. İtilaf devletleri
Çanakkale Boğazı'nı denizden aşamadılar. Büyük
kayıplar vererek: Çanakkale Boğazı'nın
geçilemeyeceğini öğrendiler.
İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı'nın savaş
gemileri ile aşamayınca bu kez çıkarma yapmayı
planladılar. Artık Çanakkale kara savaşları
başlıyordu. Kara savaşında düşmanın nereden çıkarma
yapabileceği tartışıldı. Mustafa Kemal Kabatepe ve
Seddülbahir'den, Alman komutan Von Sanders ise
Bolayır ve Anadolu yakasından çıkarma yapılabileceği
görüşündeydi. Alman komutanı Von Sanders'in görüşü
ağır bastı, ve askerler o yöreye yerleştirildi.
Düşman güçleri 25 Nisan 1918 sabahı Mustafa Kemal'in
düşündüğü noktadan saldırdı. 19. Tümen Komutanı
Mustafa Kemal Kocaçimen'de Conkbayır'da, savaştı.
Cephanesi biten askerlere:
—
Süngü tak emrini verdi. Daha sonra ;
—
«Ben size taarruz emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum.
Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize
başka kuvvetler ve başka komutanlar geçebilir» dedi.
Tarihin bu en büyük siper savaşı başlamıştı.
Siperler arası uzaklık sekiz on metre kadardı. Türk
siperlerinden hiçbir asker ayrılmıyordu. Şehit
düşenlerin yeri hemen dolduruluyordu. Her adım
başına bir mermi düşüyor; toprak adeta tüterek
kaynıyordu. Düşman dalgalar halinde Conkbayır'a
doğru ilerliyordu. Bu arada Mustafa Kemal,
Anafartalar Grup Komutanlığına atandı. Anafartalar
Savaşı'nda düşmanın attığı şarapnel misketi Mustafa
Kemal'in göğsüne isabet etti. Ancak cebindeki saate
çarptığından bir şey olmadı.
Kısa
sürede Türk ordusu her yerde büyük başarılar
kazandı. Düşman şaşkına döndü, bozguna uğradı.
Çanakkale kara savaşlarının en önemli cepheleri;
Kumkale, Beşike, Bolayır, Seddülbahir, Anbumu,
Kabatepe, Conkbayırı ve Anafartalar'dır. 19 - 20
Aralıkta Anafartalar ve Arıburnu cephesi, 8 - 9
Ocak'ta Seddülbahir düşmanlar tarafından boşaltıldı.
Böylece 1915 baharında parlak umutlarla karaya ayak
basan birleşik düşman ordusu 1916 kışında bozguna
uğrayarak çekip gitti.
Çanakkale savaşlarında 250 binin üzerinde askerimiz
şehit düştü. Düşman kayıpları ise bu rakamın
üstündedir.
Çanakkale savaşlarının unutulmaz kahramanı,
Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal'in başarısı
ilerde başlayacak Ulusal Kurtuluş Savaşımızın
kaynağı oldu.
Bağımsızlığımızı savunmak, yurt topraklarımızı
korumak için yapılan savaşlar kutsaldır. Çanakkale,
Ulusal Kurtuluş Savaşımız kutsal destan savaşlara
birer örnektir.
12 MART 1921: İSTİKLAL
MARŞININ KABULÜ
Kurtuluş Savaşı'nın başladığı yıllarda, cephedeki askerlerimizi coşturacak,
onların morallerini yükseltip ulusal duygularını güçlendirecek bir ulusal marşın
hazırlanması düşüncesi, Genelkurmay Başkanı Albay İsmet İnönü tarafından ortaya
atıldı. Bunun üzerine Millî Eğitim Bakanlığı ödüllü bir yarışma açtı ve durumu
tüm yurda duyurdu. Yarışmaya 724 şiir katıldı. Değerlendirme komisyonu şiirlerin
tamamını inceledikten sonra altı tane şiir, ulusal marş olmaya uygun görülüp
ayrıldı. Ancak yapılan değerlendirmede bu altı şiirin de ulusal marş olma
niteliği taşımadığı sonucuna varıldı.
Zamanın Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver, ulusal marşı Mehmet Akif Ersoy'un
yazmasını istiyordu. Oysa Mehmet Akif, ucunda para ödülü olduğu için yarışmaya
katılmamıştı. Ulusal marş niteliği taşıyan bir şiirin bulunamaması üzerine
dostları devreye sokularak Mehmet Akif ikna edilmeye çalışıldı. Sonunda para
ödülünün kaldırıldığı konusunda güvence verilince Mehmet Akif, marşı yazmayı
kabul etti. Daha önce ayrılan altı şiirle Mehmet Akif'in yazdığı şiir arasında
yapılan değerlendirmede Akif'in şiiri birinci oldu.
Mehmet Akif, doğrusunu söylemek gerekirse İstiklâl Marşı' mızı yazabilecek tek
değilse bile en ideal insandı. Şiiri toplum için ve bir dava adına yazan, ama
şiiri şiir yapan özelliklerden feragat etmeyen, Türkçenin bütün nüanslarını ve imkanlarını ustalıkla kullanan, çağının tanığı ve
vicdanı olan bir şairden daha iyi kim yazabilirdi böyle bir marşı? Akif' in şiir
anlayışı ve şiir gücü kadar ancak bir sosyologda bulunabilecek bütünü ve
ayrıntıları yakalayabilen gözlem gücü İstiklâl Marşını bu denli etkili bir milli
mutabakat metni haline getiren en önemli belgedir.
İstiklâl Marşı'nın şairi olarak Mehmet Akif 'in bir başka önemli özelliği
de sarsılmaz bir iman ve dava adamı olduğu kadar tam bir erdem kahramanı
olmasıdır. Türk Şiiri'nde bu kadar kendi kendisi olabilen, yüksek ahlâk sahibi,
mütevazi ve ilkeli, entelektüel kapasitesi son derece
yüksek, yaşadığı dünyanın farkında bir başka şair zor bulunur. Akif aynı zamanda
bir Milli Mücadele kahramanıdır. Akif, Milli Mücadeleye katılmak için uzun ve
tehlikeli bir yolculuktan sonra Ankara'ya gelir. Yüreğindeki iman ve umudu cami
kürsülerinden, eşraf ziyaretlerine kadar, sohbet, vaaz, davet, düzyazı ve şiirle
haykırır. Milli Dünyada İstiklâl Marşı yazan şairler içinde; -
hem milletinin var olma mücadelesine katılmış bir kahraman, hem milletinin
dilini bu kadar iyi kullanan bir yazar hem büyük bir entelektüel, çağının tanığı
ve vicdanı olan bir aydın, hem toplumunun değerlerini ve kişisel ahlakını sağlam
bir ilkelilikle kendi şahsında bütünlemiş bir ahlak adamı, hem İstiklâl Marşını
arzu ve talep eden Meclisin üyesi bir milletvekili hem de İstiklâl Marşı'nı
yazmadan önce de ülkesinin büyük bir şairi olarak tanınan ve bütün bu
özellikleri kendi şahsında toplamış başka biri yoktur.
İSTİKLÂL
MARŞI
Korkma sönmez bu
şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden
yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim mîlletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim
milletimindir ancak.
Çatma; kurban olayım,
çehreni ey nazlı hilâl,
Kahraman ırkıma bir
gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen
kanlarımız sonra helâl...
Hakkıdır, Hakka'
tapan, milletimin istiklâl.
Ben ezelden beridir
hür yaşadım, hür yaşarım,
Hangi çılgın bana
zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim;
bendimi çiğner aşarım;
Yırtarım dağları,
enginlere sığmam, taşarım.
Garbın âfakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm
gibi serhaddim var,
Ulusun, korkma! Nasıl
böyle bir imanı boğar,
"Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma
alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni,
dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana vaadettiği günler hakkın.
Kim bilir belki
yarın... Belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri
"toprak!" diyerek geçme, tanı;
Düşün altındaki
binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır atanı;
Verme, dünyaları alsan
da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın
uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak,
toprağı sıksan şüheda!
Canı, cananı, bütün
varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan
beni dünyada cüda.
Ruhumun senden, ilâhi
şudur ancak emeli.
Değmesin mabedimin
göğsüne namahrem eli,
Bu ezanlar -ki
şahadetleri dinin temeli-
Ebedi yurdumun üstünde
benim inlemeli.
O zaman vecdile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilâhi
boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruhu mücerret
gibi yerden naaşım;
O zaman yükselerek
arşa değer belki basım.
Dalgalan sen de
şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen
kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen
sana yok, ırkıma yok izmihlal;
Hakkıdır, hür yaşamış,
bayrağımın hürriyet;.
Hakkıdır; Hakka tapan,
milletimin istiklâl.
BESTELENMESİ
Besteci: Osman Zeki ÜNGÖR (1880 - 1958)
Besteci, Orkestra şefi, keman virtüozu
Osman Zeki Üngör 1880 yılında İstanbul'da doğdu. Muzıka-i Hümayun'da Fasl'ı Cedid'i tertib eden Santuri Hilmi
Bey'in torunu; Hacı Bekirzade Hüseyin Bey'in oğlu,
Ekrem Zeki Ün'ün babasıdır.
Beşiktaş Askeri Rüştiyesi'nde okudu. 1891'de girdiği Mızıkai Hümayün'da yeteneğiyle II.Abdülhamid'in dikkatini çekti.
Batı müziği öğrenimi görerek konser kemancısı oldu. Büyükbabası Santuri Hilmi
Bey'in kurduğu Mızıkai Hümayun faslı Cedidi'nde ve
Saffet Atabinen'in ilk defa düzenlediği senfoni
orkestrasında başkemancı olarak çalıştı. Binbaşı rütbesiyle de Saray Orkestrası
Şefi oldu.
Mızıkai Hümayun'da öğretim
görevinde bulundu. İstanbul Erkek Muallim Mektebi'nde öğretmenlik yaptı.
Bağımsız kadrosu olan ilk Türk senfoni orkestrasıyla Union Française'de haftalık halk konserleri verdi. Musiki
Muallim Mektebi'nin müdürlüğünü yaptı.
Avrupa şehirlerinde de orkestralar idare ederek konserler
veren Üngör; asıl ününü Mehmed
Akif Ersoy'un İstiklal Marşını 1922 senesinde besteleyerek elde etti.
Cumhuriyet'in İlanı'ndan sonra vazifesini Ankara'ya naklederek Ankara Riyaset-I
Cumhur Musıki Hey'eti Şefi
oldu.
Musıki Muallim Mektebi'nin
kurulmasında önemli rol oynayan Üngör; 1924-1934 seneleri arasında bu okulun müdürlüğü vazifesinde
bulundu.
1934 senesinde emekliye ayrılan Üngör;
bir müddet de Teşvikiye Caddesi'nde Maçka Palas'ta
oturmuş, 1958 senesinde de İstanbul'da vefat etmiştir. Cenaze töreninde özel
izinle İstiklal Marşı çalındı.
İstiklal Marşı dışında başlıca eserleri: İlim Marşı, Azmü Ümit Marşı, Töre Marşı, Türk çocukları, Cumhuriyet
Marşı.
Zeki ÜNGÖR İstiklâl Marşı bestesini nasıl yaptığını şöyle
anlatır:
"Kurtuluş ordusu
süvarilerinin İzmir'e girdiklerinden iki veya üç gün sonra evimde (...)
oturuyorduk. Kapı çalındı. İlkokul öğretmeni İhsan merhum geldi. Büyük bir
heyecan içinde süvarilerin İzmir'e girişlerini anlatmaya başladı. Hepimiz
coşmuştuk. Hemen kalkıp piyanonun başına geçtim ve derhal içimden doğan parçayı
çalmağa başladım. Böylece marşın ilk "ti..." yerine kadar olan akoru çıktı. Bu şekilde iki üç mözör
yaptım. Arkadaşlarım "Aman" dediler, "bu çok güzel bir şey olacak" Bunun üzerine
İhsan'a, İzmir'in kurtuluşunu ve büyük zaferi bütün teferruatıyla anlatmasını
rica ettim. O anlattı, ben çaldım. Böylece kısa zamanda eserin taslağı ortaya
çıktı. Ertesi gün de çalıştım. İki gün sonra beste bitti. Götürüp arkadaşlara
gösterdim. Çok beğendiler. Bunun üzerine bu müziği millî marş olarak takdime
karar verdim. Ve kıymeti hakkında daha kat'i bir karar edinmek maksadıyla sonra direktörden gelen
bir mektupta, eserin çok orijinal bulunduğu ve melodisinin Türk milletinin
ihtişamına yakışacak şekilde olduğu belirtilerek tebrik ediliyordum. Bu mektup
geldikten on beş gün sonra beni Ankara'dan çağırdılar..."
16 MART 1920: İSTANBUL'UN
İŞGALİ
Anadolu’daki Millî Mücadele Hareketi’nin ve bu hareketin
siyasi ve hukuki varlığı şekliyle ortaya çıkmış olan
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin
İstanbul’da her geçen gün kuvvet bulması, fikir ve
düşüncelerinin başta Meclis-i Mebusan olmak üzere mülkî
ve askerî organlarca da benimsenmesi en başta İtilâf
Devletleri’nin, Saray’ın ve İngiliz Muhibleri Cemiyeti
ve Hürriyet ve İtilâf Fırkası başta olmak üzere yerli
işbirlikçilerin işine gelmiyordu.
Diğer
taraftan İngilizler Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin işbaşına
gelmesiyle birlikte, Türk Ordusu ile Anadolu’da Yunan
işgallerine karşı kurulmuş Kuva-yı Milliye kuvvetlerinin
birbirlerine daha çok yardıma girdiklerini görmekte ve
anlamakta gecikmeyeceklerdir. Bilhassa harbiye Nazırı
Cemal Paşa ile Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa’nın Kuva-yı
Milliye kuvvetlerine yardım ettikleri, subay ve asker
gönderdikleri, Anadolu’daki kuvvetlerin yerlerini izin
almadan değiştirdikleri gibi gerekçelerle 20 Ocak’ta
Osmanlı Hükümeti’ne bir protesto nota’sı verdiler.
İngilizleri ve diğer İtilâf devletlerini İstanbul’u
resmi işgale iten olayların gelişimi de şöyle olmuştur:
Balıkesir
ve Saruhan ve Havalisi Harekât-ı Milliye Redd-i İlhak
Merkez Heyeti üyesi olan Köprülü Hamdi Bey ve
arkadaşları Gelibolu yakınlarında bulunan, içinde 8500
tüfek, 30 makineli tüfek ve yarım milyon civarında
piyade fişekliği ve diğer bazı askeri malzeme olan
Fransızların kontrolündeki Akbaş Cephaneliğini basmış ve
burada bulunan silâh ve askeri malzemeleri kaçırarak
Anadolu’ya taşımışlardı. Bu olay İngilizlerin ve
Fransızların büyük tepkisine neden oldu ve olaylardan
dolaylı olarak sorumlu tuttukları Ali Rıza Paşa Hükümeti
üzerindeki baskılarını artırarak istifaya zorladılar.
Nitekim bir süre sonra baskılara dayanamayan Ali Rıza
Paşa Hükümeti istifa edecektir.
İlk işgal
edilen yer Türk Ocağı merkez binası oldu. Arkasından
15-16 Mart gecesi Beyoğlu ve Üsküdar semtleri, 16 Mart
1920 sabahı Şehzadebaşı’nda bulunan 10. Kafkas
Tümeni’nin karargahı İngiliz askerlerince basılarak
silahsız ve baskınla yataklarından yeni kalkmış olan 5
askerimizi şehit edip 9 askerimizi de yaraladılar.
Harbiye ve Bahriye Nezareti binalarıyla önemli askeri
birimleri kuşattılar. Eski Harbiye Nazırı Cemal Paşa’yı
evinden, üzerindeki pijamasını dahi değiştirmesine izin
verilmeksizin tutukladılar. İstanbul’daki bütün resmi
yerler işgal edildi. Hatta Harbiye Nazırı Fevzi Paşa’nın
odasına giren birkaç İngiliz subayı küstah bir şekilde
Paşanın göğsüne süngülerini dayadılar. Bütün yollar
İngilizler tarafından tutuldu. şehre giriş ve çıkışlar
kontrole başlandı. Şehrin önemli yerlerine top ve
makineli tüfekli birlikler yerleştirildi. Ayrıca
İngilizler İstanbul’da sıkıyönetim ilan ettiler.
İşgalden
sonra yayınladıkları bildiride İngilizler:”İşgalin
geçici olduğunu; İtilâf Devletleri’nin niyetinin
Saltanat makamının nüfuzunu kırmak değil aksine
kuvvetlendirmek olduğunu, Anadolu’da isyan çıktığı veya
azınlıklara karşı katliam yapıldığı takdirde İstanbul’un
Türklerden alınacağını ve herkesin İstanbul’dan
verilecek emirlere uyması gerektiğini” ilan ettiler.
İngilizler işgalin tek sorumlusunun Anadolu’daki
isyan hareketi olarak nitelendirdikleri Millî Mücadele
Hareketi olduğunu belirterek Mustafa Kemal Paşa’yı güç
duruma sokmak ve otoritesini kırmayı düşünmüşlerdi.
16 mart
günü gerçekleşen bu işgalden hemen sonra İngilizler
Fındıklı Sarayı’ndaki Meclis-i Mebusan binasını
kuşattılar. Meclisi basarak içeriye zorla giren
İngilizler, özellikle Millî Mücadele Hareketi’nin
Meclis’teki başkanlığını yapan Rauf Bey’i, Kara Vasıf
Bey’i ve diğer bazı milletvekillerini tutukladılar.
Tutuklanan bu milletvekilleri 15 Mart’ta yine İngilizler
tarafından tutuklanmış bulunan 150 civarındaki Türk
aydınlarıyla birlikte Malta’ya sürgüne göndereceklerdi.
İstanbul’un işgali Milli Mücadele döneminin en önemli
olaylarından biridir. İstanbul’un işgali, Türk
Milletinin İtilâf devletlerinin merhametine sığınarak
değil ancak Anadolu’da yapacağı bir mücadele ile
varlığını sürdürebileceğini açıkça ortaya koymuştur.
Kuvayı Milliye’ye ve onun liderlerine olan güven artmış,
işgal kuvvetlerine karşı mücadele hızlanmış, kapatılan
Meclis-i Mebusan üyeleri başta olmak üzere eli silah
tutan pek çok Türk, Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele’ye
katılmıştır.
İstanbul’un işgali hadisesi, Heyet-i Temsiliye’nin
çalışmaları için bir dönüm noktası olmuştur. 16 Mart
1920’ye kadar, artık Heyet-i Temsiliye’nin varlığına
sebep kalmadığını iddia edenler Mustafa Kemal Paşa’nın
görüşlerinin haklılığını kabul etmek zorunda
kalmışlardır. İstanbul’un işgali ile müesseseleri
göstermelik hale gelen, Osmanlı Devleti fiilen sona
ermiş, 23 Nisan 1920’ye kadar Heyet-i Temsiliye, bu
tarihten sonra da Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti,
vatanın ve milletin kurtuluşu için tek ümit tek otorite
haline gelmiştir.
Mustafa
Kemal Paşa 16 Mart 1920’de millete hitaben de bir
bildiri yayınlayarak işgal ile yedi yüz yıllık Osmanlı
Devleti’nin hayatına son verilmiş olduğunu, vatan ve
istiklâlimizi kurtarmak için mücadele etmemizin
gerektiğini bildirmiştir.
8
MART : DÜNYA KADINLAR GÜNÜ
8 Mart
günü Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanır. Bu gün
kadınlar tarafından ve/ya da kadınlar için konferans,
gösteri ve eğlence gibi çeşitli etkinlikler düzenlenir.
Kadınlar arası dayanışma ve kadınların toplumdan
beklentileri vurgulanır.
Kadınlara özgü bir günün var olması düşüncesi ilk kez,
26-27 Ağustos 1910’da Kopenhag’da düzenlenen
Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında ortaya
atıldı ve kabul edildi. Birçok ülkede her yıl kutlanmaya
başladı. İsveç’te ise 1912 yılından itibaren kutlanmaya
başladı.
Ancak
ilk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı ve değişen
tarihlerde ama her zaman ilkbaharda kutlanıyordu.
Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921’de Moskova’da
gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı
tarafından olmuştur.
İkinci
dünya savaşı yılları arasında bazı ülkelerde kutlanması
yasaklanan Kadınlar Günü, 1960’lı yılların sonunda
Amerika Birleşik Devletleri’nde de kutlanılmaya
başlamasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1977 yılında 8 Mart’ın
Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını kabul etti.
İLGİNÇ BİLGİLER : Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırmaya
göre;
1.
Dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor.
2. Buna
karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak %10’una
sahipler.
3.
Dünya’daki mal varlığının ise % 1’ine sahipler.
4.
Başka bir değişle dünyadaki işlerin % 34’ü erkekler
tarafından görülüyor ama erkekler dünyadaki toplam
gelirin % 90’ına ve toplam mal varlığının % 99’una
sahipler.
Türkiye’den Rakamlar ( Milliyet, 8 Mart 2001)
1.
Şehirlerde evli kadınların % 18’i, köylerde de % 76’sı
eşleri tarafından dövülüyor.
2.
Kadınların % 57,7’si evliliklerinin ilk gününde şiddetle
karşılaşıyor.
3. Aile
içi suçların % 90’ını kadına karşı işlenen suçlar
oluşturuyor.
DÜNDEN BUGÜNE "KADINLAR GÜNÜ"
Dünya
Kadınlar Günü ilk kez 1800'lü yıllarda bir tekstil
fabrikasında daha iyi çalışma koşulları için greve giden
kadın işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da
çıkan yangında fabrika önünde kurulan barikatlardan
kaçamayarak ölmeleriyle gündeme geldi Kadınlar tüm
dünyada olduğu gibi ülkemizde de 8 Mart'ta eşitlik
isteklerini daha yüksek sesle dile getiriyorlar.
8
Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanması,
uluslararası düzeyde kabul gören bir hal alması
1970'lere rastlasa da, bu tarihe kaynaklık eden olay ve
dünya kadınlarının ortak bir gün kutlama isteğinin
gündeme gelişi 1800'lerin ortasını bulur. ABD'nin New
York kentindeki Cotton tekstil fabrikasında çalışan işçi
kadınlar, 1800'lü yılların ortalarından beri daha iyi
çalışma koşulları, emeklerinin karşılığında hak
ettikleri ücret ve daha iyi yaşam için mücadele
vermektedir. Ama bunca yıllık mücadeleye karşın elde
edebildikleri pek bir hak yoktur. En sonunda, 8 Mart
1908 günü, haklarını alabilmek için son çare olarak
greve giderler. Ancak patronlar bu greve zalim bir
şekilde müdahale ederler. Greve giden kadınlar fabrika
binasına kilitlenirler. Patronlar bu yolla grevin başka
fabrikalara sıçramasını engellemek isterler. Ancak
beklenmedik bir şey olur ve fabrika yanmaya başlar. Ne
yazık ki yangından fabrikada bulunan kadın işçilerden
çok azı kaçarak kurtulmayı başarır Yanan fabrikadan
kaçmayı ve fabrikanın çevresine kurulmuş olan
barikatları aşmayı başaramayan 129 kadın işçi yanarak
ölür.
Aynı
yıl diğer endüstri kollarındaki kadınlar da mücadeleye
devam ederler. Kadınların yürüttükleri mücadelenin
temelinde seçme ve seçilme hakkı, günlük çalışma
saatlerinin, koşullarının ve ücretlendirmenin yeniden
düzenlenmesi gibi konular bulunmaktadır. Dünya Kadınlar
Gününde bugün de ilk başlarda yapıldığı gibi eşitlik
için, bağımsızlık için, politik haksızlıkların ortadan
kalkması için, daha iyi yaşama ve çalışma koşulları elde
edebilmek için çalışılıyor.
ATATÜRK’ÜN KADINLARA VERDİĞİ ÖNEM
Türk kadını, yüzyıllardır geri bırakılmış ve sosyal hakları
elinden alınmış, adeta yok sayılmıştır. Medeni ülkeler
seviyesine çıkmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti,
kadınlarına ikinci sınıf insan muamelesi yapamazdı. Zira
kadınlar, Milli Mücadele'de, milli teşkilatlar kurarak
çalışmalar yapmışlar, cepheye silah taşımışlar ve
vatanın kurtulması için erkeklerle beraber
savaşmışlardır.
Türk
kadınının kültür seviyesini yükseltip sosyal hayatta ve
çalışma sahasındaki gerçek yerlerini almaları konusunda
bütün çalışmalar yapılmıştır. Bu girişimler sonrasında,
Türk kadını dünya kadınlarına örnek teşkil edecek
ilerlemeler kaydetmiştir. Atatürk kadınlara verdiği
değeri aşağıdaki sözleriyle de belirtir:
"Zaman ilerledikçe, ilim ilerledikçe, medeniyet dev adımlarla
yürüdükçe, hayatın, asrın bugünkü gerçeklerine göre
evlat yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz... Bugünün
anaları için gerekli özellikleri taşıyan evlatlar
yetiştirmek... pek çok yüksek özelliği şahıslarında
taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız daha çok
aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya
mecburdurlar."
"Bir topluluk, cinsinden yalnız birinin asrın icaplarını
edinmesiyle yetinirse o topluluk yarıdan fazla güçsüzlük
içinde kalır... Bizim topluluğumuzun başarısızlığının
sebebi kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz kayıtsızlık ve
kusurdan ileri gelmektedir..." diyerek
kadınlara vermiş olduğu değeri belirtir.
8 MART'IN TARİHÇESİ
Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak yolunda
verdiği savaşın temsili başlangıcı 8 Mart 1857 yılında
Amerika'nın New York kentinde tekstil sektöründe çalışan
yüzlerce kadının düşük ücretlerini, uzun çalışma
saatlerini ve insanlık dışı çalışma koşullarını protesto
etmek için grevler yapması olarak kabul edilmektedir.
Bu olaylardan 52 yıl sonra Danimarka'nın Kopenhag
şehrinde düzenlenen Kadın Sosyalist Enternasyonal
toplantısında 8 Mart 1857 de New York'ta başlayan,
kadınların haklarını kazanılması ve kadınların
birlikteliği mücadelesinin her yıl Kadın Günü olarak
kutlanmasını kararlaştırdılar.
Kadın hakları mücadelesinde 1975 yılı büyük özellik
taşıyordu. Uluslararası Kadınlar Yılı olarak kutlandı.
Bu yıl etkinlikleri içerisinde Birleşmiş Milletler 8
Mart gününü Dünya Kadın Günü olarak kutlamaya başladı.
İki yıl sonra 1977 de, Birleşmiş Milletler genel
toplantısında Kadın hakları, uluslararası barış günü
olarak kabul edildi.
Bu kabulün altında iki temel neden açıklandı, Dünya
barışının korunması, sosyal gelişim için ve temel insan
haklarının kullanılması için kadınlarında eşitlik ve
kendilerini geliştirmelerine olanak gereksinimi idi.
Kadınlara eşit hakların verilmesinin Dünya barışını
güçlendireceği kabul edildi.
Dünya Kadınlar Günü kadınlar açısından çok daha farklı
bir gün günümüzde. Kadın haklarının kazanılmasında
nerelerden başlandığını ve bugünlere nasıl gelindiğinin
hatırlanması içinde özel bir gün. Bir çok gelişmiş
ülkede kadın hakları çok ilerlemeler göstermiş olsa da,
ülkemizde ve gelişmekte olan ülkelerde kadın hakları ne
yazık ki istenen seviyelerden oldukça uzakta. Dünya
Kadın Günü dünya kadınları arasında da bir dayanışma ve
deneyim değişimi günü.
Dünya Kadınlar Günü ülkemiz içinde de kadın haklarının
kazanılması, iyileştirilmesi için konunun gündeme
gelmesinde de önemli bir gün. Kadın haklarının ülkemizde
kullanımı ne yazık ki homojen bir dağılım göstermiyor.
Kazanılan deneyimlerin, tüm ülke sathına yayılması için
yılda bir gün olsa da Dünya Kadınlar Günü bizim için
ayrı bir önem taşıyor.
Dünya genelinde kadın haklarında son yıllarda meydana
gelen artış dahi bir çok gerçeği değiştirebilecek
nitelikte değildir. Dünyadaki en fakir insanların büyük
bir çoğunluğu kadın, dünyadaki eğitim almamış insanların
büyük çoğunluğu yine kadınlar. Kadınlar bugün ülkemizde
de erkeklere göre %25 - 50 oranında daha az ücretle
çalıştırılmaktadırlar.
Bu gün bir Dünya Kadın Günü olmasını sağlayan tarihteki
bazı önemli kilometre taşlarını aşağıda veriyoruz:
1857 New York: kadınlar 12 saatlik günlük çalışma
saatine, düşük ücrete karşı yürüyüşler yaptılar. Polis
tarafından dağıtıldılar.
1908 New York: 15.000 kadın daha kısa çalışma saati,
daha iyi gelir ve oy hakkı için yürüdü. Doğum izni
istediler. Kullandıkları slogan "Ekmek ve Gül " idi.
Ekmek yaşama güvencesi, karın tokluğunu, gül ise daha
kaliteli yaşamı simgeliyordu.
1909 İlk Kadın Günü 28 Şubat ta kutlandı. Avrupa'daki
kadınlar da Şubat ayının son pazar gününü Kadın Günü
olarak kutladı.
1910 Clara Zetkin isimli bir Alman sosyalist kadın,
kadın Sosyalist Enternasyonalinde Dünya Kadınlar Günü
olmasını önerdi ve kabul edildi.
1911 Kophenag kararından sonra ilk kez 19 Mart ta
Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre de kutlandı.
Yüz binlerce kadın ve erkek değişik aktiviteler
yaptılar. Oy verme, seçme seçilme hakları yanı sıra
meslek edinme ve mesleki eğitim görme haklarını
istediler.
Bu kutlamalardan 2 hafta sonra Triangel yangınında 140
kadın öldü. Bu olay Amerika çalışma kurallarını büyük
ölçüde etkileyen bir yere sahiptir.
1917 Rus kadınlar " ekmek ve barış" için grev yaptılar.
Yaşam koşullarının kötülüğünü protesto ettiler. Bu olay
8 Mart ta olmuştur ve daha sonra bütün Avrupa ülkeleri
tarafından da kabul görmüştür.
1977 Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Kadın Hakları ve
Dünya Barışı Günü olarak 8 mart'ı kabul etti.